25 Mart 2016 Cuma


ÖZGÜN ADI: Tehlikeli Oyunlar
YAZAR: Oğuz Atay
YAYINEVİ: İletişim Yayınları
SAYFA SAYISI: 490 


OĞUZ ATAY'I ÖZLEMEK

Güneşin hiç doğmayacağı gün! Yahut yıldızların yere ineceği! Bir sabah gözlerini Venüs’te açmak, bir sabah, sabahı başka bir zamanda bırakıp samanyolunu seyretmek… Biraz daha büyütebilirim hayallerimi. Fakat biraz daha sadece. Daha fazlasına iznim yok Albayım. Niye olmadığını anlayamıyorum ama bildiğim bir şey var, kendimi öldüre öldüre büyüdüm şimdiye kadar. Yani hayallerimi demek istiyorum Albayım, asılımı… Bu nasıl oldu? Biraz yanlış anladım, biraz yanlış anlattılar sanki. Gerçekleri biraz örttüler, biraz da açtılar. Fakat anladığım kadarıyla ilk iş gerçeğin kendisini değil niteliğini unutturdular. (Burada 3. Çoğul şahsı sorumlu tutmak oldukça avam, kabul ediyorum) Hakikati (veya gerçeği, literatürde nasıl adlandırılır?) tattığım doğrudur. Fakat ne’liğini unutalı bin yıl kadar olduğundan, aldığım tadın adını koyamadığım da doğru. Şimdi tam 30. yaşımın yarısında aslında benim mülkiyetimde bulunan yaşama hakkının başkalarınca kullanıldığını fark etmek müthiş bir “kaybeden” hissi yaratıyor. Fakat aynı anda içimde savaşçı bir Yunan Tanrıçası uyanıyor Albayım. Sakinleşmeli, bedbahtlığı da savaşın şehvetini de biraz dinlendirmeli. Açık havaya sığınmalı ilkin, bir sigara yakmalı. Kafayı toplamalı. Kafa mı? Zihin? Akıl? Bilgi? Doğru ve yanlışlar? Hayallerim nerede? Yalnızca kendime ait olanı istiyorum! Bilinç altı. Veya bilinç dışı. Kaybettim, bulamıyorum, sesini kısmışlar. Hatta korkarım tamamen kapatmışlar. Ben mi kapattım? Yanılıyorsun. Çocukluğumdan beri aslında hiçbir yalana inanmadım. İnanmış gibi yaptım sadece, başka çarem yoktu. Çocuk kalmak aslında en iyisiydi. Şimdi de aklıma çocukluk romantizmine dair özlü sözler, şirin fotoğraflar geliyor. İşte böyle bir şey, anlatabiliyor muyum Albayım? Çocukluğa özgü o müthiş var olma duygusu; mahvettiler onu! Çocukluk büyülü fakat unutulmuş bir gerçeklik. Bilinç tam olarak köklerini salmamış olduğundan varlık adeta sakin bir nehirde sürüklenmekte. Çeldiriciler yok, set çekilmemiş, el değmemiş bir akıntının sakinliği var. Kararlı bir sakinlik. Kararlı bir varlık hali çocukluk. Uyarılmamış, çeldirilmemiş, yönlendirmeye direnilen bir dönem. Gel gelelim biz o geçmişte kalan çocukluğu olağanüstü bir masumiyet, saflık, tertemizlik, efendim başka ne denir, çiçekli böcekli bir romantizme hapsettik. Kendi iyilik, güzellik, temizlik algımızı olduğu gibi çocukluğa ait değerler sınıfına yazdık. Oysa çocukluğun biricik, güçlü yanı, bilinçle kirlenmemiş olmasıydı. O iyilik, güzellik, masumiyet yalanlarını, iyiye sığınma arayışı içerisinde adeta bir kale haline getirdik. (bazen kendimi de herkes kadar suçluyorum bu konuda Albayım) İnsanın sosyal evriminin en kıymetli direnç noktası; modern zamanda reklamlarla, gülücüklü fotoğraflarla, saflık, masumiyet gibi sonradan yüklenilmiş değerlerle(!) mahvedilmiş durumda. Ve acı son; hayatımda, ‘ben’in nasıl bir şey olduğuna en vakıf olduğum dönem olan çocukluk, hızlıca geçip gitti. O meşhur protein bölünmesi ve büyümek başladı. Çocuk toplumsallaşıyor!  Toplumsallıktan nefret ediyorum. Çünkü toplum olmak değerler belirlemek ve bu değerlere sahip çıkacak ateşli savunucular demek. Kimin değerleri? Kolektif aklın değerleri. Bakın bu değerler, kendini kararlı bir sakinlikle nehrin akışına bırakan varlık için tek başına hiçbir anlam ifade etmezler! Ancak özgürlüğü kısıtlanıp bir arada bulundurulması gereken bireyler için anlamlıdır değerler. Evet, bu bir kısır döngü! Düzenli bir topluluk için değerler, değerlerin anlamlı olması için bir topluluk gerekli. İşte burada hayat, yaşam, ömür, adı her ne ise, kontrolden çıkıyor. Bir şeyler için yaşıyoruz, başka bir şeyler için ölüyoruz ama bunların ne olduğunun bir mantığı yok, bilmiyoruz. Bir yalan çemberi içinde yuvarlanmaktan başka çare yok! “hepiniz yalancısınız” diye bağırıyorum. Ama sessizce bağırıyorum Albayım.

Tek başına anlamlı hissetmenin tüm yolları kapalı. Ya da iyimser bir ihtimalle, bu anlamlı hissedebilme durumu ancak dikenli hatta ateşli yollarda yürüyerek belki biraz gerçekleştirilebilir. Ama belki bu kadar karamsarlık da fazladır Albayım? Biraz fizik biliyorum, biraz da felsefe. Çok değil, kendime yetecek kadar Albayım. Şöyle anlatayım; bunu düşünebilmek, yani aslımla bağlarımın koparıldığını fark etme haline ulaşabilmek eğer mümkün olduysa, içinde bulunduğum zaman parçasında ölmüş olsa bile başka zamanın birinde asılı bir aslın var olduğu fikri doğru olabilir. Aksi halde ben bu denli  isyan edemezdim. Evet, itinayla aranılıp bulunması gereken bir ben bir yerlerde bekliyor olabilir. Yahut hayatına devam ediyordur belki de. Bu da bir ihtimal. Malum kuantum fiziği var artık. Yani süperpozisyon diyorum. Belki de, her bir tekil birey iradesinin toplamının ötesinde bir varlık olan toplum iradesi, dalga fonksiyonunu bu kolektif yalanların, pardon, kolektif değerlerin üzerine çökmesini sağlamış olabilir. Başka bir evrende özgür bir kopyanın var olması ihtimali hakikaten heyecan verici.  Bizi evrenler arası salındıracak bir makina, hiç değilse bir kuram var mı Albayım?
….

“En hakiki kaziyeleri bile kabul etmeyen ve fikirlerinin illiyet bağını kuramayan lalettayin bir insandı Arif.” (Tehlikeli Oyunlar Sayfa:295) Hayır, kendini Mütercim Arif’te bulmaya çalışmak gibi bir densizliğe kapılmış değilim, endişe etme sevgili okur. Fakat yukarıda izah etmek istediğim bulantıyı anlatırken, en hakiki kaziyeleri kabul etmekte zorlandığımı belirtmeliyim. Ve fikirlerinin illiyet bağını kurabildiğime inansam da bunu metodolojik olarak kanıtlayamamak gibi bir hezimetim de yok değil.
Ayrıca yazımı, Oğuz Atay’ı özlemek gibi iddialı bir başlıkla yayınlamış olmak da nereden aklıma geldi tam olarak bilemiyorum. Sanırım Oğuz Atay’ı başlığın tam anlamıyla özledim. Ne oluyor?, diye sormak istiyorum. O 44 yaşında beyin tümörü sebebiyle aramızdan ayrıldığı için tamamlayamamış olduğu son kitabı var ya, Türkiye’nin Ruhu. İşte orda belki biraz anlayabilirdik aslımızı. Tehlikeli oyunlarda yaptığı gibi bir anlatma yolu seçecekti belki de, kelimeler boğazdan dışarı kahkaha, aşağıya ince bir sızı gibi inecekti… Anlayabilirdik, hatta belki ihtimal varsa bir şeyleri düzeltebilirdik.

Ben 2016 yılının Şubat ayında Tehlikeli oyunları okumaya başladım. 2016 yılının Şubat ayından itibaren şehrimizde ve dünyamızda pek çok bombalar patladı. Daha öncesinde patlayan bombalar da oldu elbette ama Şubattan sonrakiler benim Tehlikeli Oyunlar’ıma denk gelmiş bulunuyor. Ben bir süredir bir yandan Tehlikeli Oyunlar’ı okuyor, bir yandan patlayan bombaları düşünüyordum. Bu süreç benim için çok öğretici oldu sevgili okur. Bir ilkokul çocuğu netliğinde anlamaya çalışınca, kolaylıkla fark ettim ki gerçeklik algımızda ciddi sıkıntılar var. Bazıları bombaları hiç duymamış gibi, bazıları duyduklarını unutmaya, bazıları alışmaya çalışıyor. Bazıları akıllarını, bazıları insanlığını korumaya çalışıyor, çok zor tercihler bunlar.  Ben tıpkı Tehlikeli Oyunlar’da olduğu gibi, normal hayatımızda da neyin kurmaca neyin gerçek olduğunu anlamakta çok zorlandım bu süreçte. Gerçeklerle bağ kurmakta epey zorlandım. Ve görüyorum ki yalnız değilim. Yine illiyet bağı kurulamayan cümlelere başladım, farkındayım. Oysa ki bu paragrafı hem yazıyı hem kafamı toparlayabilmek amacıyla yazmaya başlamıştım. Olmuyor, hay aksi!

24 Şubat 2016 Çarşamba

KÖR BAYKUŞ

ÖZGÜN ADI: Buf-i Kuf
YAZAR: Sadık Hidayet
ÇEVİREN: Behçet Necatigil
YAYINEVİ: Yapı Kredi Yayınları
SAYFA SAYISI: 78

Kör Baykuş romanının Yapı Kredi Yayınlarından çıkan 17. baskısı var elimde. Kitabın başında Behçet Necatigil'in İran Edebiyatı ve Sadık Hidayet üzerine bir incelmesi, sonunda ise arkadaşı Bozorg Alevi tarafından yazılan bir Sadık Hidayet biyografisi bulunuyor. Her iki incelemeden Hidayet'in hayatı ve etkilendiği yazar ile akımlar hakkında bilgiye ulaşılabilir. Tüm İran Edebiyatı ve yazarları gibi Sadık Hidayet, üzerinde yeterince düşünülmüş ve eser üretilmiş bir yazar değildir bizim için. Yani dil bilmeyenler için kaynakça epey sınırlı. Bu durum belki başka yazarlar ve eserler için sorun teşkil edebilirdi. Fakat hani vardı ya, Gönül Yarası'nda Meltem Cumbul; "Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?" diyordu ya, onun gibi bir kitap işte Kör Baykuş. Kör Baykuş'u okuyup Sadık Hidayet'in acılarını anlamak için İran'ı veya Sadık Hidayet'i bilmeye gerek yok. 

"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar." Bu cümleyle başlıyor kitap. Ve bu acıyı her satıra bazen ince ince bazen kanata kanata işlemiş Sadık Hidayet. Bir kadına olan tutkusunu anlatmış. Kadının kendisi değil bizzat tutkunun açtığı yarayı büyütmüş. Ve yarası öyle büyük, öyle derin ki ne içinde bulunduğu zamanla, mekanla ne de bu dünyayla sınırlı. Ölüp toprak olmak bile Sadık Hidayetin yaralarını söndüremiyor. Kör Baykuş'taki ana karakterin mi demeliyim yoksa? Ben 'Sadık Hidayet'in' demeye devam edeceğim. Çünkü bu roman doğa üstü ögeler ve anlatımlarla dolu olmasına karşın, anlatıcının acılarının kaynağı bu dünyadan. Bu dünyanın sınırlarıyla başı dertte Sadık Hidayet'in. Güzelliğe olan tutkusunu ve romanında güzelliğe bir kadın görüntüsü giydirerek hayatı boyunca o güzellikle kendi içinde verdiği savaşı anlatıyor Sadık Hidayet. O güzelliğe ulaşması mümkün değil, bütün kapıları kapalı. İşte bu mahrumiyetin açtığı yarayla, kendisini çirkinleştirip güzelliği de katleden adamın romanı Kör Baykuş. Hem annesi, hem eşi hem aşık olduğu kadın, hepsi iç içe bir güzellik. Ve hem kayınpederi, hem mezarcı, hem karısıyla birlikte olan boyacı, hem de karısının katili olarak kendisi kambur ve çirkin bir ihtiyar. Bütün bu karmaşanın içinde hayata hiç bir yerinden tutunamayan, geçmiş ve bugünü birbirine karıştıran, çaresizlikleri içinde kıvranan adam... Aslında derinliği bu dünyanın sınırlarını aşan ve fakat sınırların ötesine ulaşma çabası her defasında "maddeye" çarpan insanoğlunun trajedisi değil midir bu? Sonsuzluğu hayal edebilen fakat anlayamayan ve ulaşamayan insanoğlu... Ben bu kitapta bu acıyı gördüm. 

Benim penceremden görünen acı buydu. Sadık Hidayet'in acısı nasıl bir şeydi bilmiyorum ama esaslı bir acı olduğunu biliyorum. Öyle ki; Paris'te günlerce havagazlı bir apartman dairesi aradı. Buldu. 9 Nisan 1951'de dairesine kapandı, ve gaz musluğunu açtı.  10 Nisan 1951 günü dairesinde, baş ucunda yakılmış müsveddeleriyle, tertemiz giyinmiş ve tıraş olmuş halde yatıyor bulundu. İlginçtir ki, yeni bir hikayeye başlamıştı. Konu şuydu;

- Annesi, 'Salgı salamaz ol!' diye beddua eder yavru örümceğe. Küçük örümcek ağ yapamayınca ölüme kurban gider.

İyi okumalar dilerim.

11 Şubat 2016 Perşembe

USTA ile MARGARİTA

ÖZGÜN ADI: Ма́стер и Маргари́та
YAZAR: Mihail Bulgakov
ÇEVİREN: Aydın Emeç
YAYINEVİ: Can Yayınları
SAYFA SAYISI: 573

MİHAİL BULGAKOV


Mihail Bulgakov 1891 Kiev doğumludur. Tıp eğitimi ve doktorluk kariyerinin ardından gazetecilik yapmış fakat nihai kararını yazarlıktan yana vermiştir. Usta ile Margarita'nın yanında önemli eserleri; Köpek Kalbi, Beyaz Nöbet, Şeytani ile Turbinlerin Günü, Moliere Efendi gibi oyunlardır. Yazarlık kariyeri onu neredeyse fakirlik sınırları içinde bırakmıştır. Eserleri yasaklanıp parasız kaldığı dönemde tıpkı Zamyatin gibi Stalin'e yazarak sürgün edilmek istediğini bildirmiş,fakat Stalin'in  kendisine Moskova Tiyatrosu'nda görev vermesiyle sürgün kapıları tamamen kapanmıştır. Bu olaydan sonra kendisine karşı yürütülen karalama kampanyası da bitmiştir. 
Bulgakov bu görevi sırasında Usta ile Margarita'yı yazmaya başlamış ve kitabı tamamlaması yaklaşık 12 yıl sürmüştür. 12 yıl boyunca özellikle kitabın birinci bölümünü defaatle gözden geçirmiştir. Belli aralıklarla incelemeye her defasında ilk bölümden başladığı için ikinci bölüm çok daha az sayıda gözden geçirilmiş bulunmaktadır. Bulgakov'un dış dünyasındaki iniş çıkışlar belki de bir kaç katı ile iç dünyasında yaşanmaktadır. Sakinliğe ulaşamayan ruh halini, iki ayrı fakat iç içe geçmiş öyküyle anlatır kitabında. Pek çok yazardan belki de daha dikkat çekici şekilde kendi hayatını betimlemiştir -Her iki öykünün ortak karakterinin ağzından dökülen "ışığa değil yalnızca rahat ve huzura hak kazandı." ifadesinin kendi adına bir temenni olduğunu düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi.- Bunun en belirgin örneği, evli bir kadın olan Elena'ya olan aşkını Margarita üzerinden anlattığı bölümlerdir. Bir diğer örnek ise, 9 ay sonra babasını ölüme götüren hastalıktan dolayı kendisinin de öleceğini Şeytan'dan öğrenen büfeci karakteri. Tıpkı Bulgakov gibi (fakat romanı yazarken Bulgakov'un bu akıbetten nasıl haberi olabilirdi!) büfecinin de babasını öldüren sebepten ölmesiydi. Büfeci karakteri ile babası karaciğer kanserinden, Bulgakov ve babası ise böbrek hastalığından ölmüşlerdi. 

USTA İLE MARGARİTA

Yukarıda bahsettiğim gibi Usta ile Margarita, öykü içinde öykünün ilk örneklerinden biri. İsa'nın çarmıha gerilmesi hikayesi ile 1930'lu yıllarda Şeytan'ın Moskova'ya inerek insanların içindeki şeytanlığı ustalıkla gün yüzüne çıkarmasının anlatıldığı iki hikayeden oluşuyor kitap. Aslında İsa'nın çarmıha gerilmesi hikayesi, Moskova'da yaşayan Usta'nın kaleme aldığı ve yayınevince basılmasının uygun bulunmadığı kitabın ta kendisi.
Şeytan Woland, yardımcıları kedi kılığındaki ince zekalı Behemoth, baştan çıkarmak ve öldürmekten sorumlu Azazello, Fagatto ve kızıl saçlı kadın Hella ile, para, gösteriş ve iktidarı bütün değerlerin üstünde tutan Moskovalılara yaşattıkları bir dizi acıklı hikaye konu ediliyor. Acıklı çünkü Şeytan ve ekibinin akıl almaz oyunları, kurbanları hiç tükenmeyen bir korku ve endişeye mahkum ediyor. Woland ve ekibinin görünüşleri ile yaşadıkları olaylar fantastik fakat üzerinde durulan şeytanlıklar öyle tanıdık ve gerçekçi ki, hikaye bir yerlerde gerçekten yaşanıyor duygusuna kapıldığımı söylemeliyim. -Ya da bu büyük bir temenni; ne kurtarıcı ne de adalet dağıtıcı ne de cezalandırıcı, Woland bir sanatçı. Kabalığı zeka ve estetikle incelten bir Şeytan, kesinlikle sanatçı ve bu sanatçının gerçekten yaşadığını hayal etmek muhteşem.-


Romandaki mekanlardan en önemlisi olan 50. Dairenin bulunduğu apartman, Bulgakov'un ailesi tarafından Bulgakov müzesi haline getirilmiş. Müzenin girişinde Behemoth ve Azazello'nun heykeli bulunuyor. Bu kitabı okuyun ve gidebiliyorsanız mutlaka o müzeye gidin. Gidemiyorsanız, benim gibi google marifetiyle müzenin içinden çekilmiş fotoğrafları inceleyin. Kitabı okurken özellikle Woland ve ekibinin anlatıldığı kısımlarda gözümün önünden adeta film sahneleri geçti. O sahneler fotoğraf karesi halinde bir bir karşıma çıktıkça Bulgakov'un estetik zekasına yeniden hayran kaldım. Bu zevki Usta ile Margarita sever bütün okurlar yaşamalı.

Esen kalın.

11 Ocak 2016 Pazartesi

BAŞTAN ÇIKARICININ GÜNLÜĞÜ


ÖZGÜN ADI : FORFØRERENS DAGBOG
YAZAR : SØREN KIRKEGAARD
ÇEVİREN : NUR BEIER
YAYINEVİ : İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
SAYFA SAYISI : 168

Merhaba Sevgili Okur

Son kitabımız Baştan Çıkarıcının Günlüğü. Okumaya çok istekli olduğum bir kitap değildi. Çünkü Soren Kierkegaard'a bu kitapla başlamak istemezdim. Ama pişman değilim, oldukça kafamı karıştırdı, bu anlamda iyiydi... 

Soren Kierkegaard tanıtımını başka bir kitabının yorumunda yazmak isterim. Çünkü Kierkegaard bir filozof olmasına karşın, elimizdeki kitap iyi kurgulanmış bir günlük, roman. Romanı ilginç kılan ise Kierkegaard'ın nişanlısından ayrıldıktan sonra inzivaya çekilip, nişanlısıyla hemen hemen aynı yaştaki bir genç kızla, ona estetiğin doruklarındaki aşkı yaşatıp bir şekilde ilişkiyi bitirme hesapları yapan adamın hikayesi olması. Aslında söz konusu kitap, yazarın Ya /Ya Da isimli Türkçe çevirisi olmayan kitabının bir bölümü. Belki kitabın tamamını okuma şansım olsaydı, bu bölümü sadece bir roman gibi değil felsefi bir analizin parçası olarak okuyabilirdim. Ama olmadı, kabul edelim ki bu kitap bir felsefe kitabı değil okur, yalnızca roman. 

Kitap Johannes'in Cordelia'yı hayatına almaya karar verip, alıp, terk etmesini anlattığı 4 ayı kapsayan günlüğünden oluşuyor. Bu bir aşk romanı değil, bu aşkı hiç tatmamış bir genç kızı aşkın yüksek tepelerine çıkarma isteğinin ve eyleminin ayrıntılarını içeren bir roman.  Benim anladığım kadarıyla bu isteğin kaynağı aşk değil, arzular değil fakat tutkulu bir estetik arayışı. Bu arayışı oldukça tutarlı edebi ve derin cümlelerle anlatmış Kierkegaard. Kitap bu açıdan çok etkileyici.  Kitapta beni rahatsız eden şeyse, kadın-erkek vurgusuydu. Özellikle kadınların arzu ve isteklerini, duygu dünyalarını anlatırken yaptığı genellemeler rahatsız ediciydi. Kitap kendi kurgusu içinde tutarlı fakat bu kitaptan yola çıkarak kadınlar veya erkekler hakkında genelleyici bir fikre kapılmak yanlış olur düşüncesindeyim.

Yine de keşke diyorum, bu hikayeyi günümüzde deneyimlemeye istekli bir genç adam olsa ve kendi baştan çıkarıcı hikayesini yazsa... Onu uzaktan izlemek tıpkı kitabı okumak gibi oldukça etkileyici olurdu. Estetik kaygısının her geçen gün daha da dibe vurduğu bir zamandan geçiyoruz. Bu hikayedeki baştan çıkarıcı, genç kadını bilerek ve isteyerek incitmiş olsa dahi, sırf aşkın estetiğini yücelttiği için bile övgüyü hak ediyor. 

4 Ocak 2016 Pazartesi

GÜNÜBİRLİK HAYATLAR

Sevgili Okur

Bir önceki iletimin ilk iki başlığının başka kaynaklardan da ulaşılabilecek fazla ayrıntılı veri içerdiğini düşünerek, bundan sonraki iletilerimde yalnızca kendi yorumumu yazmam gerektiğine karar verdim. Bazı kitaplar için de artı kısa bir özet belki... Gerçi Biz'in konusu ve yazıldığı dönemin siyasi olayları arasındaki bağlantıdan hareketle ayrıntılı yazma gereği duymuştum ama... hataydı, kabul ediyorum. 

Gelelim Günübirlik hayatlara.



ÖZGÜN ADI: Creatures of a Day and Other Tales of Psychotherapy
YAZAR : Irvin D. Yalom
ÇEVİREN : Elif Okan Gezmiş
YAYINEVİ : Pegasus
SAYFA SAYISI : 203

Kitap Yalom'un, uzun yıllardır yaptığı psikoterapi seanslarından derlediği 10 öyküden oluşuyor. Derlediği diyorum çünkü bazen anlatıyı kuvvetlendirmek için kurguya başvurduğunu ve bazen de birkaç hastanın hikayesinden kesimleri tek bir öyküde birleştirdiğinden bahsediyor. Öyküler çoğunlukla ölüm korkusu yaşayan ve bilinçli veya bilinçsizce bunu aşmaya çalışan hastalara ait. (Okurken keşke herkesin yaşlılık veya hastalık sebebiyle ölüm korkusu yaşama şansı olsa diye düşünmedim değil. Terör ve savaşlar bu hürriyetten mahrum bırakıyor insanı...)

Kitap kendini soluksuz okutuyor. Ancak bu soluksuz okuma itiraf etmeliyim ki epey bir sayfa boyunca yalnızca başkalarının hayatını merak etme güdüsünden kaynaklandı. Fakat 82. sayfaya geldiğimde yüzüme genişçe bir gülümseme yayıldı. Çünkü meşhur yazar ve psikoterapist İrvin Yalom diyordu ki;

   "Biz terapistler çalışmalarımızda ince bir ayarı tutturabilmek ve hedefi gözünden vuran bir ampirist olmak için uğraşır dururuz. Hastamızın bağlanma öyküsündeki veya DNA dizilimindeki bozuk kısımları tamir edebilmek isteriz. Oysa çalışmalarımızın gerçekliği bu modele uymaz ... insan düşüncesinin ve davranışının ne kadar karmaşık olduğuna hayret ederken, kendi kendime sessizce ıslık çalıyorum. Şimdi belirsizliğin karşısında titremiyor, her şeyin belirli olduğunu varsaymanın kibirden ibaret olduğunu görebiliyorum."

Karşılaştığımız gündelik sorunları veya daha derinlerde saklı travmalardan kaynaklanan sorunları veya kitapta sıkça üzerinde durulduğu gibi ölüm korkusunu, tabiri caizse hizaya getirip üstesinden gelmek kıymetli bir çaba. Fakat bunu yaparken tıpkı Yalom'un yukarıda değindiği gibi, verileri değerlendirip, önceden tanımlanmış bir hastalık teşhisi koymanın bir proje edasıyla yürütülmesi, insanın o düzensiz, hesaba kitaba gelmeyen duygu ve davranışlarını anlamak için oldukça yüzeysel bir yöntem. Ve durumu çözdüm, olaya hakimim duygusu da Yalom'a göre kibir, bence aynı zamanda çocukça bir kibir. Yalom, kitabın son sözünde insanların bazen kendilerinin bile farkında olmadığı çelişkilerinden bahsediyor. Sorunları çözmeye çalışırken bazen hiç işe yaramayacağını düşündüğü veya farkında bile olmadan söylediklerinin fazlasıyla işe yaradığını anlatıyor. Bu tecrübelerden hepimizin çıkaracağı bir anlam olmalı. Kitabın çok kolay okunuyor olması da cabası ;)